Ceza Koşulu(Cezai Şart)

17

Ceza Koşulu()


Karşılıklı edimlerin ifası taahhüdüne dayanan sözleşmelerde, tarafların zaman zaman sözleşme hükümlerine uygun ifada bulunamayacağı bu yolla sözleşmenin ihlal edilebileceği ile her zaman kanuni düzenleme ve müeyyidelerin yeterli olmama ihtimali göz önünde bulundurulduğunda, sözleşme özgürlüğü çerçevesinde taraflar sözleşmelere ekleyecekleri bir takım maddeler ile önleyici tedbirler alabilmektedir.


Ceza koşulu(Cezai şart) öğretide, mevcut borcun ifa edilmemesi veya eksik ifası halinde ödenmesi gereken mali değeri haiz bir edim olarak tanımlanmıştır.

Bir borcun ödemesini sağlama almak, borçlu üzerinde baskı kurmak, ödememe halinde de tazminatı daha kolay tahsil edebilmek için alacaklı borçlusundan bazı güvenceler isteyebilir. Böyle borçlara güvenceli (teminatlı) borç adı verilir. Güvence kefalet şeklinde kişisel nitelikte olabilir (TBK m.581) ya da taşınır ve taşınmaz rehni ile ayni bir güvence de elde edilebilir (TMK m.939, 850); Son olarak sözleşmeye konacak bir koşulla da böyle bir güvence sağlanabilir. Bu bağlamda söz edilen bu güvenceye ilişkin olarak aşağıda Borçlar Kanununun genel hükümleri arasında bulunan ceza koşulu ele alınacaktır.

Ceza koşulu, asıl borç olarak nitelendirilen bir borcun hiç ya da gereği gibi yerine getirilmemesi halinde alacaklının borçluya ifa etmekle yükümlü olduğu edim borcu olarak karşımıza çıkar. Genellikle borcun yerine getirilmemesi, eksik yerine getirilmesi ya da belli bir yer veya zamanda yerine getirilmemesi durumunda, borçlunun ödemesi gereken ve ekonomik bir değeri olan, hukuki işlem ile  belirlenmiş bağımlı (fer’i) nitelikte bir edim söz konusu olmaktadır. Ceza koşulunun ceza ve tazminat fonksiyonu vardır. Ceza koşulu aracılığıyla bir yandan borçluya bir baskı uygulanır. Bu baskının içinde borçlunun borca aykırı davranışı karşısında, kural olarak yasa tarafından düzenlenen giderim (tazmin) yükümlülüğünü aşan ve borçlu için bir ceza gibi etki doğuran edimle karşılaşma korkusu yer alır. Diğer taraftan alacaklıyı, hiç ya da gereği gibi gerçekleşmeyen edim nedeniyle uğradığı zararı kanıtlama yükümlülüğünden kurtarır. Ceza koşulu ile alacaklı, alacağını güvence altına almayı amaçlamaktadır. Borçlu için de borcunu ifa etmemesi olasılığına karşın caydırıcı bir etkiye sahiptir. Ceza koşulu TBK madde 177-182 arasında düzenlenmiştir. Bu hükümler emredici nitelikte değildirler. Bunun tek istisnası ceza miktarının indirilmesiyle ilgili hükümlerdir.


Ceza koşulu kural olarak her borç ilişkisi için kararlaştırılabilir. Borcun geçerli olması ve ceza koşulu kararlaştırıldığı aşamada henüz ifa edilmemiş olması yeterlidir.

TBK madde 182/I’e göre taraflar ceza miktarını da istedikleri gibi kararlaştırabilirler. Çoğu kere ceza koşulu bir para olarak kararlaştırılsa da, para olması zorunluluğu yoktur.

Ceza Koşulunun Sağlar Arasında Hüküm İfade Edecek Bir Hukuki İşleme Konması Gerekir. Ölüme bağlı tasarruflara ceza koşulu konmaz.

Alacaklının, ceza koşulunu talep edebilmesi için borçlunun, sözleşmenin ifa edilmemesinde ya da kötü ifa edilmesinde kusurlu olup olmamasının bir önemi yoktur. BK m. 112’de borçlunun kusurlu olması halinde alacaklının zararını tazminle yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Ancak, ceza koşulunun niteliği ve amacı düşünüldüğünde, borçlunun kusurunu aramak yerinde olmayacaktır. TBK m. 181’de ceza koşulunun muaccel olmasında kural olarak borçlunun kusuru aranmayacaktır; ancak taraflar sözleşme ile bunun aksini kararlaştırabileceklerdir. Yasalarda, borçlunun kusursuz sorumluluğuna ilişkin düzenlenmenin olduğu hallerde ise, borçlunun kusuru, ceza koşulunun muaccel olmasında hiçbir şekilde aranmayacaktır.

Ceza koşulu kararlaştırıldığı durumlarda, alacaklı zararı kanıt yükümlülüğünden kurtulur. Sadece ifanın hiç veya gereği gibi yapılmadığını kanıtlar.

Çok taraflı işlemler, sözleşmeler; dernek, statüleri olabilir. Bu yolla statülere konan ceza koşullarının hükmü tüzel kişiye sonradan katılan üyelere de uygulanması mümkün olur. Ancak aile hukukundaki nişanlanma, evlenme, boşanma gibi işlemlere ceza koşulu konamaz. Bundan başka, taksitle satımlarda taksitlerin tamamı ödenmediği takdirde, malın iadesine rağmen ödenmiş kısmın satıcıda kalacağına dair yapılan sözleşme ceza koşulu niteliğinde olup TBK. 181/II bu konudaki hükümleri saklı tutmuştur.

Bazı sözleşmeler için  sosyal ve ekonomik açıdan güçsüz olduğu kabul edilerek korunması gereken sözleşme tarafı aleyhine ceza koşulu getirme olanağı ortadan kaldırılmıştır. Kira sözleşmelerinde kiracıya, kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğünün getirilemeyeceğinin belirlendiği TBK 346. maddede aynı zamanda “Özellikle, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine
veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar
geçersizdir” denilerek bu husus vurgulanmıştır.
Kefalet sözleşmesinde ise kefilin alacaklı ile borçlu tarafındaki asıl borç ilişkisinin hükümsüz olması halinde meydana gelecek zarardan sorumlu tutulamayacağı, bu konudaki ceza koşulunun da kendisine karşı ileri sürülemeyeceği kabul edilmiştir (TBK m.589/IV).

Eğer borç hiç ifa edilmemiş veya gereği gibi ifa edilmemişse (TBK m. 179/I) ya da belirlenen zamanda veya belirlenen yerde ifa edilmemişse, ceza koşulu da muaccel hale gelir.

Cezanın miktarı uğranan zararla bağlı değildir. Hatta hiç zarar olmasa dahi cezanın ödenmesi gerekir. TBK. 180/I “Alacaklı hiçbir zarara uğramamış olsa bile, kararlaştırılan cezanın ifası gerekir” demektedir. Bununla birlikte, ceza koşulunun tam olarak ödenmesi kuralına iki istisna getirildiğini görüyoruz: Bunlardan biri alacaklı lehine konmuştur: Ek tazminat, TBK. m.180/II; diğeri ise borçlu lehine konmuştur: Cezanın indirilmesi, TBK m.182/III.

TBK 420’de iş sözleşmelerinde ceza koşulu, TBK 446’da rekabet yasağına aykırı davranışta ceza koşulu düzenlenmiştir. Ayrıca uygulamadaki sözleşmelerde TBK 396’nın bir sonucu olarak işçinin iş ile ilgili sırları saklama yükümlüğünün ihlaline bağlanan cezai şart hükümlerine de rastlanmaktadır. ¹

Cezai şart, karşılıklılık ilkesinin bulunması halinde belirli-belirsiz, asgari-azami süreli iş sözleşmelerinde geçerli kabul edilmektedir. Bu ilkenin bir yönü, TBK’nın 420. maddesinde; “Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir.” şeklinde ifade edilmiştir. Ancak 6098 sayılı Borçlar Kanunu’ndan önce de Yargıtay işçi lehine yorum ilkesi gereğince tek taraflı olarak işçi aleyhine düzenlenen cezai şartları geçersiz saymaktaydı. Bu durum Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2015/9-989E.- 2017/386K. sayılı ve 01.03.2017 tarihli kararında; “… İş hukukunda “İşçi Yararına Yorum İlkesi”nin bir sonucu olarak sadece işçi aleyhine yükümlülük öngören cezai şart hükümleri geçersiz sayılmış ve bu yönde yerleşmiş içtihatlar öğretide de benimsenmiştir. Hizmet sözleşmeleri açısından cezai şartla ilgili olarak 818 Sayılı Yasada açık bir hüküm bulunmaz iken, Dairemizin uygulamasına paralel olarak; 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun  420. maddesi “Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir.” hükmünü getirmiştir. Bu itibarla hizmet sözleşmelerine işçi aleyhine konulan cezai şartlar geçersiz, işçi lehine konulan cezai şartlar ise geçerli kabul edilmelidir.” şeklinde vurgulanmıştır.

Karşılıklılık ilkesinin bir diğer yönü de işçi aleyhine kararlaştırılan cezai şartın işveren aleyhinde kararlaştırılandan miktar olarak daha fazla olamaması ve eşit koşulları içermesidir. Başka bir anlatımla işçi aleyhine olarak belirlenen cezai şartın, koşulları ve ceza miktarı bakımından işverenin sorumluluğunu aşması kabul edilmemektedir.

İki taraflı cezai şartta işçi aleyhine miktar bakımından bir eşitsizlik durumunda, Yargıtay cezai şartı tümden geçersiz saymamakta, işçi için öngörülen cezai şartı işvereninki ile sınırlamaktadır. Örneğin sözleşmenin süresinden önce sona erdirilmesi halinde işçi için 5 aylık ücret tutarında, işveren için ise 2 aylık ücret tutarında bir cezai şart kararlaştırılmış ise bu durumda işçinin sorumlu tutulabileceği cezai şart miktarı da 2 ayı aşamayacaktır.

Cezai şartın eşit koşullar için öngörülmesi hususu da Yargıtay 9. ’nin 2015/8121 E.- 2017/1993 K. sayılı ve 16.02.2017 tarihli kararında; “Dairemizin yerleşik uygulaması ve Türk Borçlar Kanunu’nun 420/1 maddesi gereğince cezai şartın karşılıklı ya da işçi lehine düzenlenmesi gerekir. Düzenlenen ceza koşulu karşılıklı değilse ve işçi aleyhine ise geçersizdir. Somut uyuşmazlıkta, taraflar arasındaki sözleşme incelendiğinde, asgari süre için öngörülen ceza koşulunun işveren lehine hem haklı hem de geçerli nedenle fesih yönünden düzenlendiği, işçi açısından ise sadece haklı fesih halinde öngörüldüğü, işçi yönünden geçerli nedenin söz konusu olmadığı anlaşıldığından, cezai şarta ilişkin bu hüküm geçersizdir.” şeklinde vurgulanmıştır.

İşçiye verilen eğitim karşılığı belli bir süre çalışması koşuluna bağlı olarak kararlaştırılan cezai şart hükmü TBK 420’de bahsedilen sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulunun geçersizliğinin bir istisnasını oluşturmaktadır. Bu istisna durumunun geçerli olabilmesi için işverenin sağladığı eğitim sonucunda işçinin mesleki vasıfları ile kazanımları gerçekten artmış olmalıdır. Ayrıca işçiye sağlanan eğitim ve yapılan masrafla sözleşmeye konulan süre ve kararlaştırılan cezai şart arasında hakkaniyete uygun bir orantının bulunması gerekir.  Yargıtay 22.Hukuk Dairesi 2013/2551 E.-2014/1177 K. sayılı ve 31.01.2014 tarihli kararında; “…Taraflar arasındaki davalının eğitim giderlerinden sorumlu olup olmadığı noktasındadır. İşverence işçi adına yapılan eğitim giderlerinin tamamı yerine, işçinin çalıştığı ve çalışması gereken sürelere göre oran kurularak indirildikten sonra kalan miktarının tahsiline karar verilmesi gerekir. Gerçekten işçi, eğitimden sonra çalışmayı yükümlendiği sürenin bir kısmında çalışmış ise işverene bu konuda katkı sağlamış olmaktadır. İşçinin yükümlü olduğu sürenin tamamında çalışılmış olunması halinde ise işverence eğitim giderleri istenemez.” demektedir.

Ayrıca işçiye İş Kanunu hükümlerince iş sağlığı ve güvenliği önlemleri kapsamında verilmesi gereken eğitimlere ait giderler istenemeyecektir.

T.C.
YARGITAY
19. HUKUK DAİRESİ
E. 2013/10248
K. 2013/12358
T. 2.7.2013
• İTİRAZIN İPTALİ ( Taşınmaz Satış Sözleşmesinden Kaynaklanan Cezai Şart Alacağının Tahsili İçin Başlatılan Takibe – Adi Şekilde Yapılmış ve Geçersiz Olan Taşınmaz Sözleşmesine Bağlı Olarak Kararlaştırılan Cezai Şarta Ait Hükümleri de Geçersiz Olduğundan Davanın Reddi Gerektiği )
• TAŞINMAZ SATIŞININ GEÇERLİLİĞİ ( Davaya Konu Uyuşmazlığa Neden Olan Satış Sözleşmesi Resmi Şekilde Yapılmadığı İçin Geçerli Kabul Edilemeyeceği – Cezai Şarta Ait Hükümlerinin de Geçersiz Olduğu/Davanın Kabulünün Doğru Görülmediği/İtirazın İptali )
• CEZAİ ŞART ALACAĞININ TAHSİLİ ( Taşınmaz Satış Sözleşmesinden Kaynaklanan – Adi Şekilde Yapılmış ve Geçersiz Olan Taşınmaz Satım Sözleşmesine Bağlı Olarak Kararlaştırılan Cezai Şarta Ait Hükümleri de Geçersiz Olduğu/İtirazın İptali )
• TAŞINMAZ SATIM SÖZLEŞMESİNİN ŞEKLİ ( Adi Şekilde Yapılmış ve Geçersiz Olan Sözleşmeyle Kararlaştırılan Cezai Şarta Ait Hükümlerinin de Geçersiz Olduğu – Taşınmazların Daha Sonra Tapuda Resmi Şekilde Devirlerinin Tamamlanmış Olmasının Geçerlilik Kazandırmayacağı/Davanın Reddi Gerektiği/İtirazın İptali )
818/m.213
6098/m.237

ÖZET : Dava, taşınmaz satış sözleşmesinden kaynaklanan cezai şart alacağının tahsili için başlatılan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Davaya konu uyuşmazlığa neden olan satış sözleşmesi, resmi şekilde yapılmadığı için geçerli kabul edilemez. Öte yandan taşınmazların daha sonra tapuda resmi şekilde devirlerinin tamamlanmış olması da geçersiz olan satış sözleşmesine geçerlilik kazandırmaz. Bunun yanında tapuda resmi şekilde yapılan devir sırasında da alıcı davacı şirket tarafından tapu siciline adi şekilde yapılan sözleşmeye ilişkin bir şerh de konulmamıştır. Bu durumda adi şekilde yapılmış ve geçersiz olan taşınmaz satım sözleşmesine bağlı olarak kararlaştırılan cezai şarta ait hükümleri de geçersizdir. Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulü doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün davalı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekilleri ile davalı vekilinin gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili taraflar arasında 16.04.2010 tarihinde taşınmaz satış protokolünün ayrılmaz bir parçası olarak Fi Yapı Esenşehir projesi alışveriş merkezi, taşınmaz satış protokolü imzalandığını satış için öngörülen 30.04.2010 tarihli çeklerin davalıya iadesi ile Esenyurt 1219 Ada 10 Parsel sayılı taşınmazın 10.000.000,00 TL + KDV ile davacıya satışının öngörüldüğünü, çeklerin davalıya verilmiş taşınmazın davacı adına tescil edilmiş olduğunu sözleşme çerçevesinde davalı şirketçe 68 adet dükkandan ibaret alışveriş merkezinin 30.09.2010 tarihinde tamamının yapılıp teslim edileceğini belirtilen bu tarihte teslim edilmemesi halinde yoksun kalınan kira bedeli karşılığı olarak aylık 125.000 USD’nin her ayın son gönü nakden ve defaten cezai şart olarak ödeneceğinin kararlaştırıldığını davalının öngörülen bu tarihte edimini tamamen yerine getirip alışveriş merkezinin tamamını teslim etmediğini halen de tesliminin yapılmadığını yaptırdıkları delil tespitleri ile de imalat serisinin kabul edilebilir durumda olmaması nedeniyle sözleşmede öngörülen cezai şart ödeme koşullarının gerçekleştiğini 2011 yılı Mart ayına ait kiraya ilişkin cezai şart bedelinin tahsili için İstanbul 7. İcra Müdürlüğü’nün 2011/6053 Esas sayılı dosyası ile icra takibine giriştiklerini ve davalının takibe haksız olarak itiraz ettiğini ileri sürerek davalının itirazının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Fi Yapı A.Ş. vekili müvekkilinin imzalanan sözleşmeye uygun olarak edimlerini ifa ettiğini doğmuş herhangi bir borcunun bulunmadığını 68 adet bağımsız bölümün gerçek teslim tarihinin 23.10.2011 tarihi olup tespit raporunun yerinde bulunmadığını 30.09.2010 tarihi olarak teslim tarihinin kabul edilemeyeceğini, davacı tarafa 15.05.2011 tarihinde teslim alması konusunda ihtarı bulunmasına rağmen davacının tesliminden kaçındıklarını cezai şart ödeme koşullarının gerçekleşmediğini davacının her aya ait kira bedellerinin cezai şartını istemesinin kötüniyetli davranış olduğunu belirtmiş daha sonraki dilekçelerinde 27.04.2010 tarihli tapu devirleri ile infisahi şart nedeniyle protokol hükümlerinin düştüğünü maktu kira tazminatı hükmünün de hukuki geçerliliğini yitirdiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece dosya kapsamına göre, taraflar arasındaki 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesi uyarınca davacıların taşınmazları 30.09.2010 tarihinde teslimini gerçekleştirmediği ve aylık cezai şarttan sorumlu olduğu gerekçesiyle davalı şirketin icra dosyasına itirazının 125.000 USD asıl alacak yönünden iptali ile takibin bu miktar üzerinden devamına, takip öncesi işlemiş faiz alacağı bulunmadığının tespitine, takip konusu asıl alacak üzerinden %40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş hüküm davalı şirket vekilince temyiz edilmiştir.

Türk Borçlar Kanunu 237. maddesi ( B.K. 213 m. ) hükmüne göre “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için sözleşmenin resmi şekilde düzenlenmesi şarttır…” şeklindedir. Anılan hüküm bir geçerlilik şartıdır. Bu maddede öngörülen şekle uyulmadan yapılan sözleşmeler hükmü doğurmaz. Bu nedenle tapulu taşınmazların harici satış yoluyla devri mümkün değildir. ( Aynı yönde Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 01.07.2008 tarih 3589-8256 E.K. sayılı kararı )

Dolayısıyla düzenlenme anında resmi şekilde yapılmamış olan bir sözleşme geçerli kabul edilemez.

Davaya konu uyuşmazlığa neden olan 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesi, resmi şekilde yapılmadığı için geçerli kabul edilemez. Öte yandan taşınmazların daha sonra tapuda resmi şekilde devirlerinin tamamlanmış olması da geçersiz olan 16.04.2010 tarihli satış sözleşmesine geçerlilik kazandırmaz.

Bunun yanında tapuda resmi şekilde yapılan devir sırasında da alıcı davacı şirket tarafından tapu siciline 16.04.2010 tarihli adi şekilde yapılan sözleşmeye ilişkin bir şerh de konulmamıştır.

Bu durumda adi şekilde yapılmış ve geçersiz olan 16.04.2010 tarihli taşınmaz satım sözleşmesine bağlı olarak kararlaştırılan cezai şarta ait hükümleri de geçersizdir.

Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulü doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz eden davalı şirket yararına BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davalı yararına takdir edilen 990.00.TL duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya ödenmesine, peşin harcın istek halinde iadesine, 02.07.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.


9. Hukuk Dairesi 2012/30439 E. , 2014/28374 K.
“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ : KONYA 2. İŞ MAHKEMESİ
TARİHİ : 15/05/2012
NUMARASI : 2010/569-2012/437DAVA :Davacı, icra takibine yapılan itirazın iptaline, takibin devamı ile %40 icra inkar tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:Y A R G I T A Y K A R A R I
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı, davalı ile aralarında 26.09.2008 tarihinde belirli süreli iş sözleşmesi yapıldığını, sözleşmeye, karşılıklı olarak sözleşmeyi fesheden tarafın tazminat ödemek yükümlülüğü altına gireceği yönünde ceza-i şart konulduğunu, asgari 1 yıl süre ile çalışmak şartının da konulduğunu ve davalının özgür iradesi ile bu sözleşmeyi imzaladığını, sözleşme sona ermeden davacının istifa ettiğini, bu nedenle hakkında cezai şart alacağı nedeni ile icra takibi yapldığını ancak takibe itiraz edildiğinden takibin durduğunu, ileri sürerek davacının icra takibine yapmış olduğu itirazın iptali ile %40 icra inkar taziminatına karar verilmesini istemiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı, 25.09.2008 tarihli sözleşmenin belirsiz süreli hizmet sözleşmesi olduğunu bu nedenle ceza-i şartın tahakkuk etmeyeceğini, icra takibinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, söz konusu alacağın, ceza-i şarttan kaynaklanmakta olup Borçlar Kanunu’nun 161/son hükmü gereğince yargılamaya muhtaç ve likit olmayan bir alacak iddiası olduğunu, icra inkar tazminatı talebinin de yerinde olmadığını, savunarak, davanın reddini istemiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının 26.09.2008 tarihinde belirli süreli iş sözleşmesini imzaladığı, tarafların sözleşmenin belirli bir süre devam edeceği, süresinden önce sözleşmenin sonlandırılması durumunda ceza-i şart ödeneceği hususunda anlaştıkları, ceza-i şart konusundaki anlaşmanın geçerli olduğu, çalışma hürriyetine aykırılık teşkil etmeyeceği, bu itibarla davacının yerinde bulunmayan Konya 12. Müdürlüğü’nün 2010/4344 sayılı dosyasında yapmış olduğu itirazın iptaliyle takip konusu alacak üzerinden hesaplanan (icra takibine konu yapılan alacağın net şekilde hesaplanabilir nitelik dikkate alınarak) %40 oranındaki icra inkar tazminatına hükmedilmesi gerektiği gerekçesi ile davanın kabulüne, karar verilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davalı taraf vekili temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
İş sözleşmesinde kararlaştırılan cezai şartın koşullarının oluşup oluşmadığı hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
Cezai şart öğretide, mevcut borcun ifa edilmemesi veya eksik ifası halinde ödenmesi gereken mali değeri haiz ayrı bir edim olarak tanımlanmıştır (T.., K..: Türk Hukukunda Cezai Şart, İstanbul 1963).
Cezai şart Borçlar Kanunun 158 – 161 inci maddeleri arasında düzenlenmiş olup, İş Kanunlarında konuya dair bir hükme yer verilmemiştir. İş hukuku açısından Borçlar Kanunun sözü edilen hükümlerini uygulamakla birlikte, Dairemizce bazı yönlerden İş hukukuna özgü çözümler üretilmiştir. İş hukukunda “İşçi Yararına Yorum İlkesi”nin bir sonucu olarak sadece işçi aleyhine yükümlülük öngören cezai şart hükümleri geçersiz sayılmış ve bu yönde yerleşmiş içtihatlar öğretide de benimsenmiştir. Hizmet sözleşmeleri açısından cezai şartla ilgili olarak 818 sayılı Yasada açık bir hüküm bulunmaz iken, Dairemizin uygulamasına paralel olarak; 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 420 nci maddesi “Hizmet sözleşmelerine sadece işçi aleyhine konulan ceza koşulu geçersizdir.” hükmünü getirmiştir. Bu itibarla hizmet sözleşmelerine işçi aleyhine konulan cezai şartlar geçersiz, işçi lehine konulan cezai şartlar ise geçerli kabul edilmelidir.
Cezai şartın işçi ve işveren hakkında ve iki taraflı olarak düzenlenmesi gereği, işçi aleyhine kararlaştırılan cezai şartın işveren aleyhine kararlaştırılandan daha fazla olmaması sonucunu da ortaya koymaktadır. Başka bir anlatımla işçi aleyhine olarak belirlenen cezai şartın, koşulları ve ceza miktarı bakımından işverenin sorumluluğunu aşması düşünülemez. İki taraflı cezai şartta işçi aleyhine bir eşitsizlik durumunda, cezai şart hükmü tümden geçersiz olmamakla birlikte, işçinin yükümlülüğü işverenin sorumlu olduğu miktarı ve halleri aşamaz.
İşçiye verilen eğitim karşılığı belli bir süre çalışması koşuluna bağlı olarak kararlaştırılan cezai şart tek taraflı olarak değerlendirilemez. İşçiye verilen eğitim bedeli kadar cezai şartın karşılığı bulunmakla eğitim karşılığı cezai şart hükmü belirtilen ölçüler içinde geçerlidir.
Gerek belirli gerekse belirsiz iş sözleşmelerinde, cezai şart içeren hükümler, karşılıklılık prensibinin bulunması halinde kural olarak geçerlidir. Ancak, sözleşmenin süresinden önce feshi koşuluna bağlı cezai şartın geçerli olabilmesi için, taraflar arasındaki iş sözleşmesinin belirli süreli olması zorunludur. Asgari süreli iş sözleşmelerine de aynı şekilde hükümler konulması mümkündür.
4857 sayılı İş Kanununun 21 inci maddesinde, kesinleşen işe iade kararı üzerine işçinin başvurusuna rağmen bir ay içinde işe başlatılmaması durumunda, işçiye en az dört aylık ve en çok sekiz aylık ücreti tutarında tazminat ödeneceği öngörülmüştür. Aynı maddenin son fıkrasında ise, sözü edilen düzenlemenin mutlak emredici olduğu ve sözleşmelerle hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Bu itibarla iş güvencesine tabi işçiler yönünden toplu iş sözleşmesinin iş güvencesi sağlayan hükümlerinin, Yasanın bu düzenlemesi karşılığında bir değeri kalmamıştır.
Borçlar Kanununun 161 inci maddesine göre, taraflar cezanın miktarını seçmekte serbesttirler. Buna göre belirli süreli iş sözleşmesinin kalan süresine ait ücretlerinin ya da bunun katlarının ödenmesi gerektiği yönünde ceza miktarı belirlenmesi mümkündür. Böyle bir cezai şart hükmü, Borçlar Kanunun 325 inci maddesine göre talep konusu yapılabilecek olan sözleşmenin kalan süresine ait ücret isteğinden farklıdır. Bu durum, konuya dair yasal düzenlemenin tekrarı mahiyetinde de değildir. Gerçekten tarafların iradesi özel biçimde cezai şart düzenlemesi yönünde ortaya çıkmış olmakla, iradeye değer verilmeli ve cezai şart hükümlerine göre çözüme gidilmelidir. İşçinin bakiye süre ücreti ölçüt alınarak kararlaştırılmış olan cezai şarttan başka, sözleşmenin kalan süresine ait ücretlerin de Borçlar Kanununun 325 inci maddesine göre talep edilip edilemeyeceği sorununa değinmek gerekir ki, koşulların varlığı halinde sözleşmenin kalan süresine ait ücretlerin ayrıca talep edilebileceği kabul edilmelidir. Gerçekten, Borçlar Kanununun 158/II maddesine göre, borcun belli zaman ve yerde ifa edilmemesi hali için cezai şart kararlaştırılmışsa, alacaklı hem ifa hem de cezai şartı talep edebilecektir.
Borçlar Kanunun 161/son maddesinde ise, fahiş cezai şartın hâkim tarafından tenkis edilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır. İş hukuku uygulamasında işçi aleyhine cezai şart düzenlemeleri bakımından konunun önemi bir kat daha artmaktadır. Şart ve ceza arasındaki ilişki gözetilerek, işçinin iktisadi açıdan mahvına neden olmayacak çözümlere gidilmelidir. İşçinin belli bir süre çalışması şartına bağlanan cezalardan, sözleşme kapsamında çalışılan ve çalışması gereken sürelere göre oran kurularak indirime gidilmelidir.
Somut olayda, her ne kadar taraflar arasında belirli süreli sözleşme yapılmış ise de, sözleşmenin yapılacak iş ve çalışılacak yer bölümleri incelendiğinde 4857 sayılı İş Kanununun 11. maddesinde düzenlendiği şekilde belirli süreli şekilde sözleşme yapmayı gerektirir şartlar bulunmadığından taraflar arasındaki sözleşmenin belirsiz süreli sözleşme niteliğinde olduğunun kabulü gerekir. Bu durumda belirsiz süreli sözleşmede süreye bağlı öngörülen cezai şart geçersiz olup, Mahkemece davacının buna yönelik isteminin reddi yerine kabulüne karar verilmesi hatalıdır.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 29/09/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Cezai şarta ilişkin sözleşmenin tacirin ticari işleriyle ilgili olmaması, alacaklının kötü niyetli olması, taraflar arasındaki iş sözleşmesinin iş hukukuna tabi olması ile hakkaniyetin gerektirdiği durumlarda da cezai şartın indirilmesinin istenebileceği uygulamada ve mevzuatta kabul edilmiştir.

Tarafların, sözleşme serbestisi gereği ceza koşulunu serbestçe belirleyebilmekte olmasına karşılık bu kapsamda belirlenecek ceza koşulu dürüstlük kuralına aykırı bir biçimde belirlenmemeli ve fahiş olmamalıdır. Aksi durumda TBK m. 182’nci uyarınca hâkim bu ceza koşulunu re’sen indirebilecektir. Ancak, hâkimin ceza koşulunu re’sen indirme yetkisi 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (“TTK”) düzenlenen tacir ve ticari işler bakımından kısıtlanmıştır.

Kanunkoyucu cezai şartın indirilmesini adi işler ve adi hukuki ilişkiler bakımından TBK’nın 182’nci maddesinde düzenlemiş olup, maddenin 3’üncü fıkrasının ticari işler ve tacirler bakımından uygulanıp uygulanmayacağı hususunda tartışmaya mahal vermemek adına TTK’nın 22’nci maddesinde buna açıklık getirmiştir. Anılan hükümdeki “ Tacir sıfatına haiz borçlu, TBK’nın 121’inci maddesinin ikinci fıkrasıyla 182’nci maddesinin üçüncü fıkrasında ve 525’inci maddesinde yazılı hâllerde, aşırı ücret veya ceza kararlaştırılmış olduğu iddiasıyla ücret veya sözleşme cezasının indirilmesini mahkemeden isteyemez” düzenlemesi ile TBK m. 182 uyarınca hakime tanınan adi borçlar için cezai şartın fahiş olması durumunda re’sen indirme yetkisi geri alınmış ve bu konuda tacir taraflara tam bir sözleşme serbestisi tanınmış gibi gözükse de, Yargıtay’ın 1988 yılından beri yerleşmiş içtihatları uyarınca tacirler arasında kararlaştırılmış cezai şart bedelinin indirilmesinin talep edilmesi bazı hallerde mümkün olacaktır.

Her tacir TTK m. 18/2 gereğince basiretli bir tacirden beklenebilecek özen ve dikkat ile ticari hayatını sürdürmekle yükümlüdür.  Bu kapsamda tacirden beklenen özen objektif olup, tacirin gerekli özen ve dikkati gösterip göstermediğinin değerlendirilmesinde makul bir tacir dikkate alınacaktır. TTK’da düzenlenen bu ilke ile tacirin sözleşme ile taahhüt ettiği yapma, yapmama ya da verme borcunu hiç ya da gereği gibi ifa etmemesi hali için belirlenen cezai şartın sözleşme akdedilirken belirlenmesi esnasında tacirin bu şartın fahiş olabileceğini işin gereğince öngörmesi beklendiğinden daha sonra cezai şartın indirilmesini isteme hakkına sahip olmayacaktır. Zira, tacir sıfatına sahip kişilerin faaliyetlerini yürütürken tacir olmayanlara göre daha öngörülü ve daha çok risk altına girdikleri fikrinden hareketle bazı hükümlerin kapsamı dışında kalmaları kabul edilmiştir. Ancak kararlaştırılan miktar yönüyle ahlaka, adaba ve kanunun emredici hükümlerine aykırı düşen cezai şarta yalnızca tacirin basiretli davranma yükümlülüğünü öne sürerek müdahale edilememesi de hukuka ve hakkaniyete aykırı düşecektir.

Anılan 22‘nci maddenin uygulanması için gereken ilk koşul, borçlunun tacir veya kanunen tacir gibi sorumlu sayılan kişilerden olması ve söz konusu işlemleri ticari işletmesiyle bağlantılı olarak gerçekleştirmesidir. Buna karşılık TTK’nın 22’nci maddesinin uygulanması bakımından karşı tarafın tacir olması şartı aranmayacaktır. Dolayısıyla TBK’nın 182/3‘üncü maddesinin vermiş olduğu yetkiyle birlikte hâkim, borçlunun tacir olması ile aralarındaki hukuki ilişkinin en az bir tarafın ticari işletmesiyle ilgili olması halinde kendiliğinden cezai şartın hakkaniyete uygun bir şekilde indirilmesine karar veremeyecek, ancak borçlu tacirin cezai şartın indirilmesi yönünde talebi olması ile birlikte cezai şartın ifası halinde tacir iktisaden sarsılacak, çöküntüye uğrayacaksa indirim isteyebilecektir.

Taraflar arasında sözleşme ile kararlaştırılan cezai şartın tacirin mahvına sebep olacak olması halinde, mahkemeden cezai şartın indirilmesinin talep edilebileceği hususu, oldukça eski zamanlardan beri yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında da açıkça ifade edilmektedir.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi son olarak 05.12.2017 tarihli kararında; tacir sıfatına sahip olan borçlu cezai şartın indirilmesini talep edemeyecek ise de taraflar arasında kararlaştırılan cezai şart tutarının tacirin ekonomik olarak sarsılmasına, başka bir deyişle mahvına sebep olacak olması halinde, tazmin ve ceza dengesi korunarak cezai şartın indirilmesinin istenilebileceğinin uygulamada kabul edildiğini belirtmiştir.

Yine Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 21.06.2017 tarihli kararında; taraflar arasında belirlenecek cezai şart tutarının hak, adalet ve nefaset kurallarına uygun olarak belirlenmesi gerektiğini, hâkimin söz konusu cezai şartta indirim yapabilmesi için akde aykırılık sebebiyle uğranılan ve/veya uğranılacak zarar ile taraflarca kararlaştırılan cezai şart tutarı arasında adalet ve hakkaniyet ölçüsünü zedeleyen bir fark bulunması gerektiğini ifade etmiştir.

Yargıtay kararlarında da açık olduğu üzere sonuç olarak, tacir sıfatına haiz olmanın yükümlülüklerinden olan basiretli olma haliyle birlikte borç ilişkisinde edimin ifa edilmesinde itici bir kuvvet olarak karşımıza çıkan cezai şart, uyuşmazlığın konusunun adi borç ya da tarafların adi borçlu olması durumunda hakime verilmiş bulunan cezai şartı indirebilme yetkisi, borçlunun tacir ve işin ticari iş olması halinde kullanılamayacak ancak ve ancak cezai şart tam olarak ifa edilmesi halinde tacirin ekonomik açıdan yok olmasına neden olacak kadar ağır olması halinde borçlu tacirin talebi üzerine tarafından kullanabilecektir.

Reklam

Büyükyılmaz Hukuk&Danışmanlık

Büyükyılmaz Hukuk&Danışmanlık

Başarı ayrıntılarda gizlidir

İlkeli-Güçlü-Yetkin
  • Önemli Not!

    Web sitesinin içinde yer alan tüm bilgi ve materyaller sadece bilgilendirme amaçlı olup, bunların tamamına veya bir kısmına dayanılarak yapılan işlemlere, eylemlere ve bunların sonuçlarına ilişkin hiçbir sorumluluk kabul edilmez.!

HİZMET TALEBİ

    Adınız/Firmanız

    Email

    Telefon

    Alan

    Konu

    Müsait Olduğunuz Vakit

    Talebiniz alındıktan sonra en geç 48 saat içerisinde size dönüş yapılacaktır.

    Büyükyılmaz

    Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.

    Bu sitede size daha iyi bir deneyim sunabilmek adına, bu sayfayı ziyaretinizle ilgili bilgileri toplamak amaçlı çerezler kullanılmaktadır. Çerez kullanımı politikamız için Çerez Politikası Tamam Gözat

    %d blogcu bunu beğendi: